Bela Tarr'ın Torino Atı ve Benim Ona Giden Hikayem


 
Bir sinefil olmasam da haftada bir kaç film izlemeye çalışıyorum. Film izlemediğim zamanlar o boşluğu hissediyorum. Tabi o boşlukta da yapacak o kadar çok şey var ki… Yine de film izlememin ruhuma katkısını göz ardı edemem. Hele ki sevdiğim bir yazıda karşıma çıkan bir film söz konusuysa. Tam da böyle oldu. İtibar Dergisi’nin 57. Sayısında Muhsin Macit’in Kader Arkadaşı yazısında bahsettiği Torino Atı’nı izlememiş ve nedense adını dahi duymamıştım. Demek ki film izleme günlerimi arttırmalıyım diye düşündüm J
 

Bela Tarr’ın yönetmenliğindeki Torino Atı’nı yazıyı okuduktan bir gün sonra izledim (uzatmalı, ara vererek bir izleme oldu). Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ve FIPRESCI ödüllerini kazanan filmin, ünlü de bir hikayesi var. Hikayeye göre; Friedrich Nietzsche, 1889’da Torino’da yürürken bir fayton sürücüsü ile karşılaşır. Faytoncunun, tüm baskılarına rağmen hareket etmeyi reddeden atını öfkeyle kırbaçlaması sonucunda, Nietzsche bir anda faytona atlar ve hüzünle atın boynuna sarılarak ağlamaya başlar. Bu olayın sonrasında evine kapanır ve  “Anne tam bir aptalım…” serzenişiyle geçen sessiz yılların derinliğinde son bulur hayatı. Nietzsche’nin olaydan neden bu kadar etkilendiği ve büründüğü sessizlikte, kendini kaybetmişlikte ne yaşadığı, ne hissettiği tam bilinemez. Bu olaydan on yıl sonra  Nietzsche’nin öldüğünü bilsek de ata ne olduğunu bilemiyoruz. Tarr’ın son filmi olan Torino Atı da bu soruyu kurgulamış…
 

Filmde, Macar çiftçi Ohlsdorfer (János Derzsi) ve kızının (Erika Bók) kederli yaşamlarını, gözünde yaş gördüğümüz atını, birbirleriyle olan sessiz etkileşimlerini, siyah-beyaz fakat sürekli göz kırpan bir anlatımı var. Uyuyorlar, uyanıyorlar, giyiniyorlar, yemek yiyorlar, kızı kuyudan su çekiyor ve bunları hep farklı açılardan izliyoruz. Sürekli sert esen bir rüzgarın sesinde bile anlam yakalamaya çalıştığım filmde, pencereler ve kapılar filmin kendini anlatmaya çalıştığı ortamda (bu çok karışık-derin) felsefik bir atmosfer oluşturuyor. Günler ne zaman bitecek diye beklerken ‘Yaradılışın 6 Günü’ne atıfta bulunarak var olma süreci/sancısı hikayeyi besliyor.
 

Sinefillerin bile zor izleyebildiğini düşündüğüm bir film olsa da bir derginin hikayesinden yol almamla başladığım ve başka bir hikayeyle devam etmesiyle son bulan filmi, sabırla izleyecek olanlara öneririm.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Cennet Batıda / Eden à l'Ouest / Eden is West

Akif Hasan Kaya / Ölmüş Oyuncaklar Müzesi