PEYAMİ SAFA YALNIZIZ


Sirkeci’den Sultan Ahmet’e doğru yürüyordu. Kulağında Edith Piaf’ın La Vie En Rose şarkısı çalıyordu. Ne acı bir hayattı bu böyle diye geçirdi içinden. Derin bir nefes alıp yoluna devam etti. Edith Piaf’ın hayatını anlatan La Mome / Kaldırım Serçesi filmini izlediğinde hiç bu kadar etkileneceğini düşünmemişti. Müthiş bir ses ve  o müthişlikte bir yalnızlıktı onunkisi. Düşüncelere dalmışken müziğin en sevdiği yerinde ezan okunmaya başladı. Müziğin sesini kısıp kısmamakta kararsız kaldı. Hem müzik hem ezan aynı anda dinlenemezdi. Öyle değil mi? Ah bu arada kalmalar. Kafasındaki soru işaretleriyle önüne çıkan ilk banka oturdu.
Çantasından çıkardığı kitabı okumaya başladı. Yanlış zamanda başlanmış bir kitaba esir olmuştu. Kitabı yarıda bırakamazdı ki bu onun için ızdırap verici oluyordu her yarıda bıraktığı kitapla. Derin bir nefes daha aldı. Kitaba kaldığı yerden devam etmek istiyordu ama duyguları dalgın olduğundan, kitapta altı çizili cümlelere göz gezdirmeye başladı. Sayfaya not düşülmüş; burası yazılacak.

"Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum."

İlk bu cümleye takıldı, kitabın onunla konuştuğunu hissetti. Sonra birkaç sayfa daha çevirdi.

"Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevilere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında, bu kadar küçükçe düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın dar kafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma; "Arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş, Gör ne var maverada ibretiz."
...
"İnsan kendi kendisinin aynası aslında." dedi içinden. Baksana hangi cümlelerin altını çizmişti. Bu sayfalar kendi kendine serzenişti. Sayfaya değil de aynaya bakışın başka bir haliydi. Bir kaç sayfa daha karıştırdı. Okumaya devam etti.
"İntihar intihardır ve başka bir şey değildir. İntihar ediyorum. Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım." Kırmızı kalemle çizilmiş tüm bu satırlar. Birkaç kez okudu. Sonra sesli birkaç kez daha okudu.
 "Aynalar!" diye sesini yükseltti ki etraftakilerin bakışlarıyla karşılaştı. Çok düşünmemek için birkaç sayfa daha karıştırdı. Yazar kitabında bir alıntı yapmış.

La Rochefoucauld: "Herkes hafızasından şikayet eder, muhakemesinden şikayet eden yoktur." Bu cümleden önceki sayfalara göz atınca bakıyor ki yazar romandaki karakterini konuşturmuş. Hem de ne konuşturma. Romanın kahramanı Samim:

"His münasebetlerinde, halkla bizim aramızdaki fark budur. Halk sevginin veya alakanın objesini ortadan kaldırmakla meseleyi kestirme halledeceğini sanır ve sevdiğini öldürür. Biz meselenin dışarıda değil içimizde halledilebileceğini daha çok anlarız. Çünkü dava yalnız sevgili ile kendimiz arasında değil, hatta senin meselende olduğu gibi hiç değil, asıl dava kendimizle kendimiz arasındadır. Sevgiliyi dışarıda öldürmek neye yarar? İçimizde yaşadığı müddetçe, biz sadece bir şeklin katili olmakla kalırız. Onu içimizde öldürebilmeliyiz. Unutmak budur!"

Pes artık! Dedi. Tüm bu altını çizdiği cümlelerin kendisini bu kadar sıkıştırmasına dayanamadı ve oturduğu banktan kalktı. Yalnız kalmamalıydı. Kitabı çantasına koydu. Biraz daha yürüse iyi olacaktı.


 Peyami Safa'nın Ötüken yayınlarından çıkan Yalnızız romanı üzerine alıntılarla yazdığım bir hikayedir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İp Cambazı Değil Silahşor Arda Arel

To Kill a Mockingbird / Bülbülü Öldürmek

Bela Tarr'ın Torino Atı ve Benim Ona Giden Hikayem